Geçtiğimiz hafta perşembe günü (yani 2 Haziran’da) okulumuzun geleneksel olarak gerçekleştirdiği ve kaçıncısı olduğunu bilmediğim türkü gecesini gerçekleştirdik. Her sene yapılan bu etkinlikte güzel yurdumuzun, yaratıcı sanatçılarımızın nadide eserleri söyleniyor; aynı zamanda şiirler okunuyor. Eğlenceli bir etkinlik velhasıl…
Söylenen türküler yalnızca koromuz tarafından seslendirilmiyor; solo olarak söylenen parçalar da var. Oynak, neşeli ezgiler de var; duygu yüklü türküler de, kahramanlık şiirleri de… Her şeyden biraz var anlayacağınız. Abartmak gibi olmasın, bayağı da emek veriyoruz böyle bir gece için. Yazdıklarıma bakmayın aslında siz. O kadar da TRT ciddiyetiyle yapmıyoruz. Öğrenciyiz sonuçta…
Anlayacağınız her şey normal… Normal ve güzel olmayansa, benim, söylediğim türkü karşısında aldığım tepki… Gerçi bu tepki türküden değil; türküden önce değinmek istediğim (fakat yalnızca ima ettiğim) bir katliamdan kaynaklandı.
Söylediğim parçanın adı “Güle Yel Değdi”… Bestecisi de Hasret Gültekin… Bildiğiniz gibi Hasret Gültekin, 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nde yakılarak can verenler arasında… Ben de bunun bilinciyle türküyü söylemeden önce “Bu parça Hasret Gültekin gibi boş yere ölen insanlara gitsin.” dedim. Daha güzel bir cümleyle derdimi anlatmak isterdim; fakat sahne heyecanından ve cümleyi söylemeden hemen önce tasarlamış olmamdan olsa gerek, böyle bir şekilde ifade ettim kendimi. Her neyse, türkü gecemiz çok güzel bir şekilde devam etti ve eğlendik. Söylediğim diğer türküyü de Ceyhan Depremi’nde (27 Haziran 1998) ölen insanlara ithaf ettim.
Ertesi gün okula gittiğimde, bir öğretmenim beni gördü ve yanına çağırdı. Önceki gece söylediğim türküden evvel ne dediğimi sordu. Ben de neyi kastetmek istediğini anladığım için türküyü Ceyhan Depremi’nde ölenlere ithaf ettiğimi söyledim. “O değil, diğer türkü” dedi. Bu sefer de “Hasret Gültekin’e gitsin, dedim” diyerek geçiştirmeye çalıştım. Tam olarak ne dediğimi sorunca da gecede söylediğim cümleyi tekrar ettim. “Keşke öyle demeseydin. Mesela yalnızca ‘Hasret Gültekin’e gitsin’ deseydin. Yani arkadaşlar arasında konuştuk da…” dedi. Ben kafa salladım, o da bir şey demedi sonra.
Anlamadığımsa (ya da benim bilincimin fark etmediği) şu: Madımak’ta yakılan insanlarla Ceyhan’da ölenler arasında ne fark var? Üstelik Madımak’ta ölenlerin, birileri tarafından öldürüldüğü gün gibi ortadayken… Kimilerinin bu katliama göz yumduğu kanıtlanmışken… Onların boş yere öldüğü herkes tarafından bilinirken…Filistin’de yapılanlar katliam da Madımak’ta yaşananlar neden değil??? İnsanların ölümüne fanatik bir çerçeve içinden bakmak bu kadar basit mi?? Bir vahşeti hatırlamak, hatırlatmak suç mu?? İnsanların, fikirleri ne olursa olsun, birbirlerine düşman olmamalarını istemek kötü bir şey mi?? Can almanın Allah’a mahsus olduğunu söyleyip de Madımak’ı bir kenara itmek nasıl bir düşünce yapısı??
Madımak hala alev alev sevgili okurlar… Sönmek bilmeyen bir ateş Madımak’ı da, fikirlerimizi de yakıyor. Madımak sönmüyor; ama fikirler sönüyor. Geriye küller kalıyor. Tehlike, bu tarz düşüncelerin yalnızca aramızda olmasında değil; tehlikenin büyüğü böyle düşünenlerin öğretmenlerimizin arasından da çıkması…
Biz yanıyoruz… Fikirlerimiz sönüyor… Yavaş yavaş… Ama acıtarak, can yakarak….

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder